OKUMA PARÇASI
Bu denemenin tek amacı Donald Trump’ın 11 Kasım 2016’da seçilmesiyle, yorumcuların daha önce saptadığı ama aralarındaki bağlantıyı her zaman kavrayamadığı, dolayısıyla aralarındaki koşutluktan çıkarılabilecek sınırsız politik enerjiyi göremediği üç olayı birbiriyle ilişkilendirmektir.
1990’ların ilk yıllarında, tam olarak Berlin Duvarı’nın yıkılmasının simgelediği “komünizmin yenilgisi”nden sonra, kimilerinin tarihin sona erdiğine inandığı süreç2 gizliden gizliye başka bir tarihin başlangıcı oldu.
Bu tarihe önce, “küreselleşme” sözcüğüne gitgide aşağılayıcı bir anlam kazandıracak olan “kuralsızlaştırma” adındaki şey damgasını vurdu, ama bu tarih aslında tüm dünyada insanı şaşkına çeviren bir eşitsizlik patlamasının başlangıcına işaret ediyordu. Son olarak, sözkonusu dönemde bunlar kadar vurgulanmasa da iklim değişikliği kasıtlı olarak inkâr edilmeye başladı. (“İklim” burada çok genel anlamda, insanların içinde yaşadıkları maddi koşullarla ilişkilerini tanımlayacak şekilde kullanılıyor.)
Bu deneme sözkonusu üç olayı aynı tarihsel durumun belirtileri olarak göstermeyi amaçlıyor: Duruma bakıldığında, (bugün anlaşılması son derece güç bir biçimde “seçkinler” olarak adlandırılan) yönetici sınıfların büyük bölümü yerkürede kendilerine ve geriye kalan insanlara yetecek kadar yerin kalmadığını düşünmeye başlamış görünüyor.
Bunun sonucunda, artık tarih “tüm insanlar”ın eşit oranda refah içinde yaşayabileceği ortak bir ufka doğru ilerlemeyi sürdürecekmiş gibi davranmanın gereksiz olduğuna karar verdiler. Yönetici sınıflar 1980’li yıllardan beri, yönetmektense dünyanın dışında kendilerine sığınak bulmak istediler. Donald Trump’ın da simgelerinden biri olduğu bu kaçışın sonuçlarını yaşıyoruz. Paylaşılacak ortak bir dünya’nın yokluğu olan biteni akıl almaz boyutlara taşıdı.
İklim sorununa ve bu sorunun inkârına odaklanmadığımız sürece, son elli yıldır karşılaştığımız politik konumların anlaşılmayacağı varsayılabilir. Bir Yeni İklim Rejimi’ne3 girdiğimizi düşünmezsek, ne yaşanan eşitsizlik patlamasını, ne kuralsızlaştırmanın yaygınlaşmasını, ne dünyasallaşma eleştirisini ne de özellikle –adına çok yanlış bir biçimde “popülizmin yükselişi” denilen– ulus-devletin telaşla eski koruyuculuğuna dönme arzusunu anlayabiliriz.
