OKUMA PARÇASI
Dağa tırmanmak için bundan daha güzel bir gün olamazdı, mavi bir gökyüzü ve çok da sıcak olmayan bir gün. Bulutlar beyaz pamuklar halinde vadinin üzerinde uzanıyor usulca ve beraberinde çayırların arasından duyulan cırcır böcekleri. Yaz halen devam etse de tarlaların üzerinde parıldayan ışık hafiften altın rengine bürünmüş; yola düşmüş kahverengi kenarlı bir yaprak insana sonbaharı hatırlatıyor, oysa her yer hâlâ yemyeşil; etrafta rengarenk kelebekler uçuşuyor ve bayırlardaki buğdaylar yeni yeni olgunlaşıyor.
Dağcı saatlerdir kısacık bir mola vermeyi bile kendine çok görmüştü; gömleğini çıkarmış, yanık tenli, parıldayan çıplak omuzlarında sırt çantasını taşıyor. İçinde ip, tırmanış kramponları, uyku tulumu, çadır, hatta kancalar olan ağır bir çanta bu ve dağcıyla kim karşılaşırsa edineceği ilk izlenim, elinde buz kazması kuvvetli adımlarla ilerleyen bu adamın büyük bir gayesinin olduğu.
Fakat karşısına kimsenin çıktığı yok.
Sessiz, tenha bir vadi bu; kimi zaman yarıklardan çağlayarak akan nehrin, kimi zaman da yüksek kayaların yanından gümüş bir örtü misali sis bulutu içinde akan suyun sesi duyuluyor. Her şey tıpkı eskiden olduğu gibi, on üç yıl öncesi gibi; o zamanlar ağabeyiyle birlikte çıkardı yola ve ağabeyi ona bir şeyler gösterip açıklardı, örneğin bir vadinin nasıl oluştuğunu, buzulların zamanla geniş çukurları bileyip şekillendirişini, aynı zamanda bir planya gibi işleyişini ve bunun kanıtı olarak kayalıklardaki o kaygan yüzeyi. Uzaklara bakıldığında vadinin eski ve yüksek tabanındaki teraslar ayırt edilebiliyordu, ancak daha sonra dere gelip ince yarıklar oydu kendine, derdi ağabeyi, tabii ki binlerce yıl içinde.
Şimdi bir kez daha gördüğü kayalıklar bunları hatırlatıyor yalnız dağcıya. O zamanlar yeniyetme bir oğlandı, sadece gençlere özgü, uçsuz bucaksız, neredeyse sonsuz bir hayatı olduğu duygusuna sahipken belki de ilk kez burada, bu yerde kendini birgün sineği gibi hissetmişti.