OKUMA PARÇASI
GİRİŞ
Did I dissapoint you?
Or leave a bad taste in your mouth?
You act like you never had love
And you want me to go without
[Seni hayal kırıklığına mı uğrattım?
Ya da ağzında kötü bir tat mı bıraktım?
Daha önce hiç sevilmemiş gibi davranıyorsun
Ve ben de sevgisiz kalayım istiyorsun]
U2, One
Çoğu zaman her şey güllük gülistanlıkken bitiverir: Oracıkta, bir manzaraya bakarken, bir yürüyüş esnasında, bir hafta sonunda, bir kutlama yemeğinde ya da özel olacağını umduğumuz bir ânın ortasında… Bir anda allak bullak oluruz işte. Patlak veren bir tartışma toprağı yaran bir depremden daha tuhaftır; çirkin, kaba ve kabul edilemez... Tokat gibi açığa çıkan bir fikir, altüst eden bir cümle, ayağınızı kaydıran bir cevap, yeniden beliren eski bir anlaşmazlık, ısrarcı bir tavır ve bir anda kuşlar ötmez olur; ağzımızın bütün tadı kaçmış, yürümek anlamsızlaşmıştır. Her şey mahvolmuştur.
Bir taraftan da neden çekinelim ki bundan? Çatışmalar yaşamın bir parçası. İnsanlar arasındaki hiçbir ilişki, hiçbir çalkantıyla karşılaşmadan sonsuza dek serpilip büyümüyor. Fakat bu, yaşadığımız acılarla kendimizi tatmin edebileceğimiz ya da birbirimizi üzdük diye neşelenebileceğimiz anlamına gelmiyor; hele ki birbirimizi severken. İnsanlığın Mars’ı keşfeden veya mucitlerinin hesap etme kapasitesini bile aşan makineler yapmaya yetecek kadar büyük bir anlayış geliştirmiş olması, fakat beceriksizce kapatılmış bir kapağın niçin hâlâ bir anlaşmazlık konusuna dönüşebildiğini kavrayamaması gerçekten tuhaf değil mi? Geride kalan sürtüşmelere baktığımızda yaşadığımız o müthiş yoğun duyguların, o korkunç etkileşim hallerinin çoğunlukla aslında komik veya önlenebilir olduklarını görmüyor muyuz? Peki ya birbirini yiyip bitiren arkadaşlara, ailelerinden kopup giden çocuklara (ya da tersi), küslüklerle biten evliliklere veya eşini dostunu birbirine karşı öne süren kuzenlere ne demeli?