OKUMA PARÇASI
GİRİŞ
John Adams’ın uzun yaşamı bir dünyada başlayıp bir başkasında sona erdi. Doğduğu yıl olan 1737’de bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda kral, Avrupa’nın tamamına yakınını ve Amerikan topraklarının çoğunu yönetiyordu. Adams yönetenleri yönetilenlerden ayıran siyasal ve sosyal hiyerarşiler etrafında kurulmuş bir imparatorluklar dünyasında büyüdü. Öldüğü 1826’da Amerikan, Fransız ve Haiti devrimleri, İspanyol Amerikası bağımsızlık hareketleri ve daha bir çok ufak ayaklanmayla Atlantik’in her iki yakasında birbirini izleyen devrimler, bu eski rejimin çoğunu silip süpürmüştü. Devrimler henüz fark yaratacak eşitlik hareketleri görülmese de, cumhuriyetlerin ve bireysel hakların yükselişe geçtiği bir dünyada filizleniyordu. Bu devrimlerin kapsamları ve hedefleri birbirinden farklıydı, fakat çağdaşları bu farklılık içindeki birliği görüyordu. Yazar ve meclis üyesi Thomas Paine bu dönemi tek bir “devrimler çağı” olarak tayin ederken aslında bir çokluktan söz ediyordu.
Çağın devrimleri hem ışığın hem gölgenin işiydi. Devrimci hareketler yıkıcı savaşlar silsilesinin filitini ateşlemişti. Bu savaşların sonucunda onlarce yeni devlet kurulmuş ve Atlantik Okyanusu’nun çevresindeki imparatorluklar temelden sarsılmıştı. Fransa, Kuzey Amerika, İspanya ve Batı ve Orta Avrupa’nın çoğunda krallar, geçici bir süreliğine de olsa tahtlarından indirilmiş ve yerlerine cumhuriyet rejimleri kurulmuştu. Halkın egemenliği üzerine temellenen bu yönetimler kadınların ve beyaz olmayan insanların çoğunu tüm haklara sahip yurttaşlar olarak görmese de sıradan insanlara siyasette yeni bir ses verdi. Yeni ulusların liderleri sıklıkla düzenledikleri seçimleri diktatoryal güç kazanmak ve korumak için kullandılar. Kimi devrimciler kölelik kurumunu sarsmış olsa da, köleleştirme yerini korudu ve pek çok kanuni metinle gelişip serpildi.
Takım adalar gibi, üç kıtaya yayılan sayfalarca dokümanda bu devrimlerin kahramanlarının hayatları belgelenmektedir. Adams henüz yirmi iki yaşındayken Fransa’da doğan Louis-Augustin Bosc’u ele alalım. Bosc’un, yüksek tavanlı mimarisiyle iki Paris kütüphanesinde tutulan günlükleri ve mektupları, Fransız Devrimi’nin liderleriyle yakın bir arkadaşlığın ve bu liderler Büyük Terör zamanında katledildikten sonra kendi yolunu tekrar bulmak için onlarca yıla yayılan bir mücadelenin hikâyesini anlatır. Varsıl bir ailede büyüyerek Peru’daki bir rahibe manastırına başrahibe olan Maria Rivadeneyra’yı düşünelim. Onun hikâyesi İspanya’nın Batı Hint Adaları Genel Arşivindeki kalın tomarlarda ve Cusco’nun tek odalı arşivindeki ince dosyalarda yazılıdır. Adams’ın devrimci ABD’nin elçisi olarak Avrupa’da dolaştığı 1780’de, Rahibe Maria yerel halkın başını çektiği devasa bir isyanı destekleyip desteklememeyi tartıyordu. Otuz yıl sonraysa yeğeni, İspanyol Amerikası’nın bağımsızlığı için kimi öncül hareketlerin içinde yer aldı. Marie Bunel’den geriye kalansa Philadelphia arşivinde başka bir ailenin koleksiyonunun içine dahil olmuş, düzenli bir şekilde tertiplenmiş ticari senetlerden oluşan bir kutudur. Fransız ada kolonisi Saint-Domingue’de köle olarak doğan Bunel, eski rejim döneminde başarılı bir tacir olmuş ve Haiti Devrimi’nin meşhur önderi Toussaint Louverture’ün sırdaşı haline gelmişti.