OKUMA PARÇASI
1
Max
Maximilian Ponder çalışma odasındaki yemek masasının üzerinde sırtüstü yatıyor, kendisi ölü. Bu mutlaka bilmeniz gereken bir şey; en baştan söylemeli.
Max masanın Fransız yapımı, II. Henry dönemi tarzı, sağlam torna ayaklarının ortaları oymalı, zarif abanoz ve sandal kakmalı, ceviz ağacından ve açılır kapanır bir masa olduğunu da bilmenizi isterdi eminim. Fransız mobilyacı Nicholas Rastin tasarımı ve muhtemelen 1900’ler civarından kalma bir masa bu. Rastin’in nezaretinde Paris’te bir atölyede yapıldığı da hemen hemen kesin. İşte böyle. Max bu tip detaylara çok dikkat ederdi.
Max’i masaya taşırken cilalı yüzeyi çizmemeye çok özen gösterdim. Bir çiziğe sebep olmak Max’in hiç hoşuna gitmezdi çünkü. Ayakkabılarıyla metal tokalı devekuşu derisi kemerini (bunların geçmişini bilmiyorum) çıkardıktan sonra paket gibi kaldırıp koydum onu masaya. Max ağır bir adam değildir, doğruya doğru, ama ben de eskisi kadar formda değilim. Önümüzdeki saatlerde kan su gibi akacak burada, bu yüzden birkaç banyo havlusunu ekmek tahtasına dolayıp başının altına koydum. Kan Rastin masaya iyi gelmez diye tahmin ediyorum, elimden geldiğince silsem iyi olacak. Gerçi kim bilir, belki de cilalı ceviz masalar için çok faydalıdır kan. Ama sorun da bu ya, bu tip şeylerde pek deneyimim yok. Ölüm yahut kafa kesme konusunda çok az deneyim sahibiyim; Fransız cilaları konusunda ise koca bir sıfırım doğrusu.
Anlamışsınızdır herhalde, hayatımda ilk kez ceset görüyor değilim; ne var ki sırtlanıp masaya koymak zorunda kaldığım ilk ceset Max’inki. Yerde de bırakabilirdim tabii ama bu biraz saygısızca görünebilirdi. Üstelik, masa konusunda şüphelerim olsa da, kanın halıya iyi gelmeyeceğinden yüzde yüz eminim. Ama asıl sebep bu değil. Yapmam gereken hâlâ çok şey var ve Max yerde kendi kusmuğu içinde yatmaya devam etseydi işler biraz güçleşirdi. Onu salondaki kanepede bıraksam her şey daha kolay olurdu belki, düşünmedim değil; ama en sonunda Rastin masada karar kıldım. Max’in kitaplığındaki, hayatının otuz yılını geçirdiği odadaki masa bu. Sayısız yemekte birlikte oturduğumuz masa; sırmalı ağır perdelerin ardında dünyadan gizlenmiş. Onu burada bırakmak daha münasip geldi kısacası. Üstelik sert ve sağlam bir zemine ihtiyacım olacak.
Polisi henüz aramadım. Önce yapılması gereken şeyler var. Nihayetinde gelmek zorundalar tabii. Hem polisler hem de başkaları. Patologlar mesela. Hatta gazeteciler. Max’in hoşuna giderdi bu. Nasıl olduğunu öğrenmek isteyecekler, ben de bütün hikâyeyi anlatmak zorunda kalacağım. Yakın zamanlı olayları anlatmak kolay olacak; bu olay şu zaman oldu, öbürü bu zaman oldu, ben o sıralar şöyle şöyle bir yerdeydim, Max başka bir yerdeydi falan. İsterlerse detaylı bir dosya hazırlayabilirim onlara.
Ama öyle sanıyorum ki bana inanmayacaklar. En azından başlarda. Belki de hiçbir zaman. Polisle çok münasebetim olmadı şimdiye dek, ama ne zaman bir polis görsem vicdanım ne kadar rahat olursa olsun kendimi suçlu hissediyorum. Muhtemelen bugün de suçlu bir katil gibi davranacağım ve bu da hiç işime gelmeyecek.
Tabii ki hikâyeyi anlatırken bütün hikâyeyi anlatmam gerekecek. Katalog’u açıklamak lazım mesela. Yüzlerinin alacağı şekli hayal edebiliyorum. Anlamaya başlama noktasına gelebilecekler mi? İlgilerini yitirmeden önce açıklığa kavuşturabilecek miyim bir şeyleri? Max’in elli peniyi yuttuğu günden başlamalıyım herhalde. Ne de olsa dönüm noktası o gündü. Ama belki de fazla geçmişe gitmiş olurum bu şekilde. Yine de her şeyin o gün başladığını, çünkü Max’in büyük projesine katılmayı hiç istemeyerek de olsa o gün kabul ettiğimi söyleyerek kendimi savunabilirim. Hep suçladım o elli peniyi.
Ya da daha geriye, köpek Libby’yi gömdüğümüz güne gidebilirim. Gerçi o günü polise anlatmaya can attığım söylenemez. Aslında biraz daha geçmişe uzanıp Max’in altı peniyi yuttuğu günden başlamak daha kolay olabilir. Geleceği görebildiğimi keşfettiğim gündü o. Ya da görebildiğimi sandığım. Ki önemli olan da buydu zaten.
















