OKUMA PARÇASI
Önsöz
Yakınsama: “Evreni Açıklayan En Derin Fikir”
1912 yılının Nisan ayı başlarında Danimarkalı fizikçi Niels Bohr Kuzey İngiltere’deki hareketli Manchester şehrine geldi. Birkaç ay evvel Danimarka’dan ayrıldığında Avrupa’nın en kalabalık caddesi olduğu söylenen Market Street’in bulunduğu, fabrika bacalarından günün yirmi dört saati duman ve kurum yükselen, Britanya’da sanayinin kalbinin attığı yerde çalışacağını hiç düşünmemişti. Aslında ilk gittiği yer Cambridge yerleşkesiyle “köklü ve görkemli” kolejler olmuştu. Kopenhag’da, metallerin elektron teorisi üzerine yaptığı doktorayı yeni tamamlamıştı ve maddenin temel bir birimi olan elektronu 1897’de keşfeden ve bu keşfinden dolayı Nobel Ödülü kazanan Cavendish Laboratuvarı müdürü J. J. Thomson’la birlikte çalışmak için Cambridge’e gitmişti.
Bohr, nişanlısı Margrethe’e yazdığı mektuplarda Thomson’dan nezaketle bahsetmesine rağmen Niels ve “J. J.”in –Thomson böyle bilinirdi– arası aslında iyi değildi. İri kemikli, tıknaz Danimarkalı okulda İngilizce eğitimi almıştı ancak konuşması tumturaklı ve resmiydi; ayrıca David Copperfield okuyarak konuşmasını süsleme çabasının hemen hemen hiç faydası olmamış, diğerlerinin çalışmalarındaki küçük hatalara dikkat çekerek müdürle ilişkisini geliştirme girişimi de hiç işe yaramamıştı. Ona kalırsa, unutkanlığıyla ünlü J. J.’in, Bohr’un, Dancadan ne yazık ki fizikçi olmayan biri tarafından çevrilmiş tezini okuması haftalar sürerdi. (“Yüklü parçacıklar” tabiri “dolu parçacıklar” olarak çevrilmişti.) Doğrusu Cavendish’in müdürü olması nedeniyle oldukça yoğun olan Thomson, Bohr’la ve çalışmasıyla pek de ilgili gibi görünmüyordu.
Bununla birlikte Noel’den kısa bir süre sonra Ernest Rutherford her sene düzenlenen, konferansların koro halinde söylenen şarkılarla birleştiği gürültülü bir etkinlik olan Cavendish toplantısında konuşmak üzere Cambridge’e geldiğinde Bohr büyülenmişti. Rutherford gerçekçi, yanakları al al, geniş omuzlu ve deneyleri planlandığı gibi gitmediğinde onlara sövmesiyle ünlü biriydi. Cavendish’te lisansüstü akademik çalışmalar yapmış ve Manchester’a dönmeden önce Kanada’daki McGill Üniversitesi’nde profesör olarak çalışmış bir Yeni Zelandalıydı. 1908’de radyoaktivite araştırmasıyla Nobel Ödülü kazanan Rutherford, 1911 Mayıs’ında atomun temel yapısı keşfiyle fizik dünyasını ikinci kez şaşkına çevirmişti. Artı yüklü bir çekirdeğe ve bu çekirdeğe uzak bir yörüngede dolaşan eşit eksi yüklü elektronlara sahip atomun, minyatür bir güneş sistemine benzediğini göstermişti. (Bir bağlama oturtmak gerekirse, atomda çekirdeğin onu çevreleyen elektron bulutuna oranı Londra’daki Albert Salonu’nda bulunan bir kum tanesiyle salon arasındaki oran kadardır. Başka bir ifadeyle, çekirdek bir basketbol topu büyüklüğünde olsaydı, elektronlar yaklaşık üç sokak ötede olacaktı. Gerçek anlamıyla en geniş atom 1860 yılında keşfedilen, 0.0000005 milimetre yani 5x10-7 mm genişliğindeki ve gümüşiye çalan altın rengindeki, potasyum benzeri alkali metal sezyumdur. Bir posta pulunun tırtıllı kenarlarının bir ucundan diğerine bu atomlardan yan yana dizilmiş 10 milyon tanesi yerleştirilebilir.)