OKUMA PARÇASI
ÖNSÖZ
Normal miyim?
Hayatımızın bir aşamasında hepimizin kendisine sorduğu bir soru değil mi bu? Tabii kimilerimiz bu soruyu kendisine daha sık yöneltiyor olabilir. “Normal miyim?” sorusuna verilen yanıtlar, sorunun muhatabı değişmese bile farklı zamanlarda illa ki değişkenlik gösterir. Kimileri derhal savunmaya geçerek kendilerinde hiçbir sorun olmadığını ve muhtemelen asıl tuhaf olanın normalmiş gibi görünen başkaları olduğunu iddia eder. Çoğumuzsa kendimizde bir sorun olduğunu kabullenip çözüm bulmak için bir profesyonelden randevu talep ederiz.
Peki bu türden endişelerin temelinde ne yatıyor? Başkalarını anormal olmakla suçlayarak, kendimizi iyileştirmeye ya da tedavi etmeye çalışarak, aslında ne elde etmeye çalışıyoruz? Bu sorulara verilecek yanıtlar, elbette insan psikolojisinin kendisi kadar çok ve çeşitli; ancak sağlıklı ve mutlu olmayı istemek çoğumuzun, hatta belki de hepimizin sahip olduğu o genel güdüler arasında yer alıyor. Gel gör ki, çok daha genel ve aleni, modern bir normal olma dürtüsü, bu umumi insani hedeflere galebe çalmış gibi görünüyor. Bugün kavradığımız haliyle mutluluk, hepimizin duygulanımsal normu haline geldi; tıpkı sağlığın tıbbi normumuza dönüşmesi gibi.
Peki nedir şu normallik denen şey? Yaşamımızın bilişsel arka planında yer alan pek çok kavram gibi normalliği de kestirmeden tanımlamak pek kolay değil. Hatta işin aslına bakılırsa normalliğin, sırtını bu kavrama yaslamış alanlarda çalışan uzmanlar tarafından bile yeterince tanımlanmadığını ileri süreceğim bu kitapta; bir de, basit bir tanıma dahi direndiği için tuhaf biçimde sinsi bir kavram olduğunu.
Günümüzde neyin normal addedildiğine ve normalliğe ilişkin kavrayışımızın, altımızdaki zemini titretmeye devam eden sismik bir hareketle nasıl değiştiği üzerine bir kitap bu. Ardımızda bıraktığımız yüzyıl boyunca normalliğin muhtelif kişi kategorilerine uygulanan bir dizi farklılaşmış toplumsal standart olmaktan çıkıp, herkese gitgide daha fazla ayrım gözetmeden tatbik edilen çelişkili ve paradoksal bir standartlar ağına dönüştüğünü iddia edeceğim. Normal olma baskısı, insanları hemen her zaman zor bir duruma sokar; ancak yeni normallik, bunun üstüne reddederek de olsa uyma beklentisini ekleyerek, bugün hepimizin muhtelif şekillerde somutlaştırdığı son derece karmaşık öznellik biçimlerine kapı aralıyor.
Normallikteki bu dönüşümün hepi topu yarım yüzyıllık bir geçmişi olduğu söylenebilir. Bu süreçte şekillenen “normallik” kavramının ömrüyse olsa olsa birkaç yüzyıllık. “Normal”, bugün gündelik söz dağarcığımızın alelade bir parçasına dönüşmüş olsa da, İngilizceye görece yakın dönemde, sonradan (Fransızca ya da Latinceden) girmiş bir sözcüktür; ömrü iki yüz yılı aşmaz. Yaygınlaşma süreciyse bir yüzyılı aşmaz. Yani görece yeni bir sözcük olması, güncel normallik kavrayışımızın bizatihi o kadar da dayanaklı olmadığına dair şüphe duymamız için bize yeterince gerekçe sunuyor; ancak bu anlayışın yerini neyin alabileceği ya da bunun ne zaman gerçekleşebileceğine dair pek bir fikrimiz yok.